
Doktor Tim Underhill, Jason ve Jane Twells’i odasına çağırdı. Jason ve Jane o bilindik hastane kokusu olan koridorda doktoru takip edip yukarı çıktı. Zemin parlatma aracının kısık tonusu etrafta dalgalanıyordu. Temizlik görevlisine dikkat eden Jane sanki baktığı herkesi kendisi gibi üzgün hissediyordu. Doktor Tim, kapıyı açıp, Jane ve Jason’ı içeri buyur etti. “Lütfen oturun Bay ve Bayan Underhil.” dedi. Sonra da kapalı storları soğuk ortamı ısıtsın diye yukarı topladı. Şimdi oda daha aydınlık ve belirgin olmuştu. Jason’un alnındaki kırışıklıklar açık olarak görülebiliyordu. Fakat Doktor Tim, konuşmasını bitirdiğinde Jason’ın daha fazla gerileceğinin farkındaydı.
Doktor Tim “Üvey babanız” diye konuşmaya başladı. “Hafta sonundan beri yoğun bakında olan üvey babanız midesinin deşilmesiyle oluşan tahribattan kurtulamadı.” Jason “Pardon” diyerek Tim’in sesini bastırdı ve devam etti. “Peki, neden Doktor Tim, neden bir insana böyle şeytanca eziyet yapılır?” Tim gözlerini yere eğip biraz düşündükten sonra olaya açıklık getirdi.

“Üvey babanız, Golden Gate Köprüsü’nü geçtikten sonra, 1-2 km uzaklıktaki bir otobanın kenarında bulunmuştu. Üzerine gazete kâğıdı örtülmüş ve gazete uçmasın diye de deşilmiş midesine iyice sokulmuştu.” Jason, Tim’i dinlerken bunu nasıl bir insanın yaptığını hayal etmeye çalışıyordu. “Daha sonra” dedi Tim. “Sabah 6 sularında konserleri için yola çıkmış bir Rock grubu tarafından bulunmuş. Adamın nefes aldığını gören gruptan bir genç apar topar onu kaldırarak Waldorf-Astoria Hastanesi getirmiş. Jane mendiliyle gözyaşlarını sildi ve “Üzerinde bir gazete var demiştiniz” dedi. “Bu gazeteye bakabilir miyiz Doktor Tim?” Tim telefonu kaldırıp kulağına dayadı ve hızlıca bir yeri tuşladı. Çıkan görevliye “Mark Down’un üzerindeki gazeteyi hemen odama yollayın” dedi. Telefonu kulağından biraz uzaklaştırdı ve Jason ve Jane’e ne içersiniz diye sordu. Jane fark etmez anlamında kafasını sallayınca Jason’da ona katıldı. Doktor Tim “İki tane de Nescafe getirin lütfen” dedi.
Jason doktorun konuşmasından sıkılmış olacaktı ki kendisi konuşmaya başladı. “8 yaşımdayken babam dağa çıkıyordu. Fakat teleferik tellerinin kopması sonucu babamı kaybettim. O zamandan beri dağa çıkmayı ve kar yağmasını hiç sevmiyorum. 10 yaşıma geldiğimde Mark Amca’nın lokantasında bulaşıkları yıkamaya başladım. Mark Amca beni çok seviyordu. Öğlenleri ve akşamları bana yemek veriyordu. Her şeye rağmen bu sevginin karşılıksız olması beni şüphelendirse de hiç sormaya cesaret edememiştim. Mark Amca’nın hiç çocuğu yoktu. Beni kendi evladı gibi sevmişti. 20 yaşıma geldiğimde artık Mark Amca demiyordum. Ona sadece Mark dememi istiyordu… “
Sonra kapı çalındı ve içeriye beyaz üniformalı bir görevli girdi. Bir elinde, şeffaf poşetin içine koyulmuş gazete kâğıtları diğer elinde ise iki kırmızı bardak olan bir tepsi vardı. Görevli, Nescafeleri Jason ve Jane’e uzattı daha sonra gazete kâğıtlarını Tim’in masasına koydu. Doktor Tim, şeffaf poşetin ağzındaki şeridi açtı ve gazete kâğıtlarını incelemeye başladı. Kâğıtların ortasında büyük bir boşluk vardı. Önce Jason’a sonra Jane’e dönüt almak istermiş gibi baktı. Jane, keskin mide suyunun kokusunu almaya başlayınca midesi bulanmıştı. Ayağa kalkıp pencereyi açtı ve temiz havayı ciğerlerine çekti.
Ortası erimiş kâğıtları alan Jason, onları şeffaf poşete itti. Daha sonra Jane’e seslendi. Jason “Artık gitmeliyiz doktor bey…” dedi.
Asansör 3. Kattan -2’ye inmişti. Karanlık olan ortam aynı zamanda kıyamet çanlarının çalmasını bekleyen bir mahşer yeri gibiydi.
Devamı elbet bir gün gelecek...
0 yorum:
Yorum Gönder